ÇOKLU TERÖR İTTİKAFI
            İngilizlerin bir sözü vardır, Kraliçelerinin SADIK MUHALEFETİ diye.  Bize çok ters gelse de, mantıklı bir tanımdır bu. Muhalefet, düzeni değiştirecek olan değil, düzeni yürütmeye talip olan kişidir. Düzeni değiştirmeye çalışanlara muhaliften çok, devrimci-ihtilalci demek daha doğrudur.
Sistem, muhalefeti ile de bir bütündür. Gerçek bir sistem, muhalefeti de kontrol etmelidir. Muhalefet iktidara geldiğinde, hatta devrim yapıldığı iddia edildiğinde bile değişen bir şey olmamalıdır. (En azından bazı önemli kişiler için)
Örneğin İran aristokratları diyebileceğimiz sayılı zengin aile için Kaçar hanedanlığı, Pehlevi hanedanlığı ve Mollaların rejiminde pek bir şey değişmemiştir. Hatta her devrimden sonra mal varlığı artmıştır.
Yaşam tarzları da pek değişmemiştir. Bunu yüzsüz sosyal medya hesaplarında umarsızca göstermektedir. Onlarca dini kural, bu kökenleri belki de antik Akhamenit (Pers) imparatorluğuna dayanan aileleri zerrece etkilememiştir.  İslam devriminin tek etkisi evleri daha büyük yapmaları (o kafir müzikleri sıradan halk duymasın diye) ve güvenlik güçlerine daha çok rüşvet vermeleri.
Onlardan biri de kendi sınıfının çıkarları için Türk vatandaşı oldu. (Türk bayraklı REZAleti biliyorsunuz) Sonra Amerika’da kuyruğu sıkışınca İran ve Türkiye’yi de sattı. Diğer sınıfdaşları da aynı ahlaktadır muhtemelen.
Bir de bunlar ülkeye Atatürk istediklerini falan söylüyorlar, bence onlara lazım olan Gulag takımadaları ve bir Stalin.
İngilizler demişken, çocukken izlediğim bir filmi hatırlıyorum.  Bir komedi filmiydi. Film, İngilizlere ait onlarca küçük adacıktan birinde geçiyordu. Adada Amerikalılar tesadüfen kaliteli maden suyu keşfediliyordu.  O dönemin İngiltere başbakanı  ve meşhur DEMİR LADY’i Margaret Thatcher ‘da adada bağımsızlık ilan edilmesi ve yeni hükumetinde de İngiliz şirketi ile anlaşması gerektiğine karar veriyordu.
Bir politik komedi olarak, o küçücük adada, bir maden suyu kaynağı yüzünden bile ne biçim politik oyun döndüğü gösteriliyordu.  (Filmin adını halen hatırlamadım, yıllar önce TRT’de izlemiştim.)
Pek çok kere politik sorunlarda gerçeğe ulaşmanın yolu parayı takip etmektir. Böylece mantıklı sonuçlara ulaşırsınız.
Sorun şu ki mantıklı sonuçlar çoğu kez duygusal hüsrandır. Çünkü pek çok kahraman gözümüzden ve gönlümüzden düşer. Kamuoyu da gerçekleri öğrenmek istemez. Büyüttükleri yalanlar efsane, efsaneler de günahları olur çünkü.
En başta 27 Mayıs 1960 darbesini solculuk,  Atatürkçülük adına desteklemek mesela... Bu darbenin en kilit isimlerinden birinin Alparslan Türkeş olduğunu unutarak savunurlar. Sonra 27 Mayıs’ın bir kısım uygulamalarının sebebini solculuk zannederler. Oysa bu uygulamalar ve yasalar sadece ülkeye kapitalizmin gelişmesi içindi. Nitekim çoğu hak da 12 Mart olmadan geri alındı.
16/17 Haziran direnişi olmasaydı sendikalar tamamen yasaklanacaktı. Uzun yıllarda devlet memurlarının sendika kurması yasaklandı. KESK, zorlu direnişlerle bu hakkı aldı. Lakin halen Türkiye memurların grev yapmasının yasak olduğu son 8-10 ülkeden biri.
Bir de askerlikte vicdani rettin yasak olduğu tek NATO ve Avrupa ülkesi (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde bile var).
Bir başka yanılgımız da 12 Eylül’ün Atatürkçü olduğu ve terörü bitirdiği yanılgısı. (bu bir değil, iki yanılgı, ayrı konu)Hatta ikinci yanılgı (terörü bitirme), bazı 12 Eylül eleştirilerinin de kaynağıdır. Neden 12 Eylül’de kan durdu da, 11.’de durmadı diye.
Oysa 12 Eylül ve sonraki günlerde terörün bittiği kocaman bir yalandı. İllegal örgütler devlete aldırmaya devam ettiler. Biz halk olarak basın ve tek kanallı televizyonlardan görmüyorduk, duymuyorduk. Her şey bir yana, bu günlerde başımıza bela olan PKK, tam da o günlerde, sıkıyönetim günlerinde büyüyüp, serpilmişti.
İşte şimdi sadede geldik, konumuz bu örgüt. Şimdi en baştan uyarayım, kafanızdaki tüm doğrulara saldıracağım bir yazı olacak bu. PKK sempatizanı veya düşmanları, hatta arada tarafsız kalanı için de geçerli bir durum bu. Bu yazacaklarımı okuyacaklar, PKK ve diğer terör örgütleri ile ilgili bildiklerini tümden unutsun.
Örgütün asıl serpildiği yer meşhur Diyarbakır  5 numaralı askeri cezaevi. Burada öldürüleli yıllar olduğu halde adı halen nefretle anılan bir subay var, Esat Oktay Yıldıran.
Meşhur çözüm süreci döneminde bir ilin AKP teşkilatı,  Esat Oktay Yıldıran’ı yargılayan bir oyun oynamıştı. Hatta kimse o rolü istememiş, bir sandalyeye subay elbisesi giydirilip, Esat Yüzbaşı yapılmıştı.
Şimdi aynısını yapsın, ortağı MHP ne tepki verir dersiniz? Bence bir tepki vermez, büyük reisin bir bildiği vardır der. Sözüm ona muhalif olduğunda ise, AKP tam tek parti olmayı kaybetmişken, her şeyi deviren de Bahçeli değil miydi?
Ah ah, Türkeş, partiyi kimlere bıraktın diyenlerden misiniz? Oysa Türkeş, Nato’ya bağlı Gladio’nun bir elemanıydı ve Gladio’nun hemen her ülkede oynadığı oyunun, Türkiye temsilcisiydi.
Geçenlerde solcuların çok övdüğü Roma filmini izledim. Ağır akan, sıkıcı bir filmdi. Filmin bir sahnesi Ülkücü komando kampında geçiyordu. Filmdeki solcu öldüren Ülkücü tipi, giyinişi, mimiklerine kadar birbirine kadar Türkiye’de ki meslektaşlarına benziyordu.
Ha, tabi Türkeş’i, Mehmet Ali Birant gibi demokrat, Hıncal Uluç gibi Atatürkçü yazarlar sayesinde masumlaştırmıştık. Maraş-Çorum’dan o sorunlu değil, sorumlu olan dış güçler, adi büyük resme bakmaca oynayalım.
Şimdi de muhtemelen 12 Eylül’ün en karanlık mekânın işkencecileri Esat Oktay Yıldıran, işkenceci ve mahkumlara hastalık bulaştırma meraklısı doktoru Orhan Özcanlı  ve ekibinin de yakında benzeri belgeseller ile masumlaştırılacağını göreceğiz.
Esat Yüzbaşı’ya gelelim. Dörtlerin Gecesi (kendilerini yakan dört mahkûm) adlı kitapta ilginç bir durum fark ettim. İsyan, zaten teslim olmuş, işbirlikçi olmuş mahkûmlar arasında çıkıyordu. Çünkü işbirlikçilikte mahkûmları kurtarmıyordu.
Kitabı okurken kendi kendime şunu sordum, işkencelerin tek sebebi Esat’ın ırkçılığı ve psikopatlığı mıydı? Peki, yüzbaşının etrafının kendi zihniyetinden kişilerle dolu olması?
Diğer konu da hapishanede o zamanlar pek küçük bir örgütlenme olan PKK’nın diğer örgütler arasından öne çıkmasına ne demeli? Öte yandan Turgut Özal’ın, Eruh ve Şırnak baskınlarını duyduğu gün havuzdan çıkmamasının tek sebebi, ihmalkârlığı ve boş vermişliği mi sanıyorsunuz?
Asıl gelmek istediğim konuya gelelim,  çözüm süreci denen şey bana en başından saçmalık geldi. Eline silah alanın, birkaç kültürel hak karşılığında silah bırakacağına inandınız mı? Devletin bu şekilde (o zamanlar zaten eylem yapamayan) örgütün,   tamamen bitmesini mi bekliyordu?
Kinayeyi bırakacağım, çözüm süreci denen şey, tıpkı Suriye sınırında mayın kaldırılması ile aynı amacı taşıyordu, Suriye iç savaşına hazırlık. Hatırlar mısınız, toplamı K.K.T.C kadar olan bölgede organik tarım yapılacak, arazi halka dağıtılacaktı?
Ben yabancı dil bilmeyen, taşrada çalışan bir devlet memuru olduğum halde eninde sonunda kılıçların çekileceğinden emindim. Meşhur yetmez ama evet referandumunda HDP’nin destek yerine boykot demesi ile de bundan emin oldum.
Referandumdan sonra kılıçlar çekilir diyordum, gerçeten de çekildi. Sonra HDP, kendisini sağdan uzaklaştırmak için CHP ve sol gibi davranmaya, medya da bunun propagandasını yapmaya başladı.
Oysa şu an pek çok HDP milletvekili, AKP milletvekili ile kardeş. HDP şu an aslında MHP’ye bile, herhangi bir sol milletvekilinden daha yakın.
Tek siyasi başarısı Alevileri yaşadıkları illerin il ve ilçe merkezlerinden, büyük şehirlerin varoşlarına sürmek olan, Gladyo beslemesi Türkeş ve örgütünü gerçekten milliyetçi mi sandınız? Ya da çözüm süreci diye devlet  tarafından zorla büyütülen PKK, HDP ve benzeri örgütlerin Kürt ulusunu çok umursadığını mı?
CHP başta olmak üzere solcuları da ayrı yazacağım.


Comments

Popular posts from this blog